Tarih: 23.01.2026 09:52

Ergül HALİSÇELİK Yazdı / ZENGİNLERİN İKTİDARI, YOKSULLARIN YÜKÜ: OLİGARŞİ ÇAĞINDA DEMOKRASİ MÜMKÜN MÜ?

Facebook Twitter Linked-in

Dünya, uzun süredir söylendiği gibi yalnızca "zor bir dönemden" geçmiyor; bizzat yeni bir rejimin içinde yaşıyor. Bu rejimin adı demokrasi değil, refah devleti ise hiç değil. Oxfam'ın son Küresel Eşitsizlik Raporu'nun açık biçimde ortaya koyduğu üzere, bugün hâkim olan düzen zenginlerin iktidarını kurumsallaştıran bir oligarşi düzenidir. Servet, iktidar ve karar alma mekanizmaları tarihte eşi görülmemiş ölçüde dar bir azınlığın elinde yoğunlaşırken, milyarlarca insan için hayat her geçen yıl daha pahalı, daha güvencesiz ve daha baskıcı hale geliyor. Bu tabloyu piyasanın doğal işleyişi ya da geçici küresel dalgalanmalarla açıklamak artık mümkün değil; karşımızdaki gerçek, bilinçli politik tercihlerin ürünü olan kalıcı bir eşitsizlik rejimidir.

Bugün yaşanan kriz, yalnızca ekonomik göstergelerdeki bozulmayı değil, demokrasinin içinin sistematik biçimde boşaltılmasını ve siyasal gücün birkaç bin kişilik bir zümrede toplanmasını ifade ediyor. Dünyanın en zengin 12 kişisinin servetinin, küresel nüfusun en yoksul yarısının toplam birikimine eşitlenmiş olması bu düzenin çarpıcı bir özeti niteliğinde. Bir yanda servetini katlayan dar bir azınlık, diğer yanda ise yoksulluk, açlık ve önlenebilir hastalıklarla mücadele eden milyarlarca insan var. Oxfam verileri, eşitsizliğin artık yalnızca ekonomik bir sorun olmadığını; siyasal alanı daraltan, yurttaşların eşit söz hakkını aşındıran ve otoriterleşmeyi besleyen yapısal bir tehdide dönüştüğünü açıkça gösteriyor.

Servet yoğunlaştıkça demokrasi giderek biçimsel bir çerçeveye sıkışıyor. Araştırmalar, gelir ve servet uçurumunun büyümesinin demokrasilerin çözülme riskini en güçlü biçimde artıran faktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye'de de tablo farklı değil. Servet artışı toplumun geniş kesimlerine yayılmak bir yana, gelir ve servet eşitsizliği dramatik biçimde derinleşiyor. Milyoner sayısındaki yükseliş, üretken dönüşümlerin ya da yapısal reformların değil; ekonomik istikrarsızlığın, enflasyonist süreçlerin ve finansal çarpıklıkların bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bu eğilim, eşitsizliğin Türkiye'de de artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir kırılmaya dönüştüğünü açık biçimde ortaya koyuyor.

SERVET PATLAMASI: 3 Bin Kişilik Dünya, 8 Milyarlık Bedel

Oxfam verileri, küresel servet dağılımındaki kopuşun artık inkâr edilemez boyutlara ulaştığını ortaya koyuyor. Dünya genelinde milyarder sayısı ilk kez 3 bini aşmış durumda. 2020'den bu yana milyarderlerin toplam serveti %81 artarak 8,2 trilyon dolarlık bir büyüme kaydetti. Kasım 2025 itibarıyla sayıları 3 bini aşan bu dar grubun toplam serveti 18,3 trilyon dolara ulaşarak tarihsel bir rekor kırdı. Yalnızca son bir yılda servetlerine eklenen 2,5 trilyon dolar, küresel ölçekte yaşanan krizlerin kimler için yıkım, kimler için fırsat anlamına geldiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Üstelik bu artış yalnızca büyük değil, aynı zamanda olağanüstü bir hızla gerçekleşiyor. Son bir yıldaki %16,2'lik servet artışı, pandemi sonrası dönemde 2020'den bu yana görülen ortalama büyüme hızının tam üç katına karşılık geliyor. Küresel ölçekte savaşlar, iklim felaketleri, yüksek enflasyon ve yaşam maliyetlerindeki artış geniş toplum kesimleri için ağır bir yük yaratırken, dünyanın en zenginleri için bu dönem adeta yeni bir "altın çağ"a dönüşmüş durumda.

Servet patlaması yalnızca belli ülkelerle sınırlı değil. En keskin artış ABD'li milyarderlerde görülse de, dünyanın geri kalanında da milyarder servetleri çift haneli oranlarda büyüyor. Oxfam raporu, bu tablonun arkasında özellikle ABD'de Trump yönetimi döneminde hayata geçirilen, düzenlemeleri gevşeten ve küresel ölçekte şirket vergilerini artırmaya yönelik girişimleri baltalayan politikaların belirleyici olduğunu vurguluyor. Bu tercihler, yalnızca ABD'de değil, küresel ölçekte en zengin kesimlerin lehine sonuçlar üreterek servet yoğunlaşmasını hızlandırdı.

Servetin bu ölçüde dar bir azınlıkta toplanması tabloyu daha da çarpıcı hale getiriyor. Dünyanın en zengin 10 milyarderi toplamda 2,4 trilyon dolarlık bir serveti kontrol ederken, dünyanın en zengin 12 kişisinin sahip olduğu servet, dünya nüfusunun en yoksul yarısının toplam birikimine eşitlenmiş durumda. Milyarderlerin yalnızca son bir yılda elde ettiği ek servet, dünya üzerindeki her bireye yaklaşık 250 dolar dağıtılmasına yetecek büyüklükte.

Buna karşın açlık, yoksulluk ve barınma krizi derinleşmeye devam ediyor. Milyarlarca insan temel ihtiyaçlara erişimde zorlanırken, servetin bu denli dar bir kesimin elinde toplanması artık yalnızca ekonomik ya da ahlaki bir sorun olmaktan çıkmış durumda. Bu tablo, siyasal gücün de giderek aynı azınlıkta yoğunlaştığını gösteriyor. Oxfam'ın altını çizdiği gibi, içinde bulunduğumuz dönem boşuna "milyarderlerin on yılı" olarak tanımlanmıyor; çünkü bu süreçte birkaç bin kişinin hayatlarımız üzerindeki etkisi ve belirleyiciliği tarihte hiç olmadığı kadar artmış durumda.

Açıklama: https://i.12punto.com.tr/Archive/2026/1/23/071008391-tablo-1.jpg

Tablo: Küresel Eşitsizlik, İki Dünya Arasındaki Uçurum

SERVET ARTARKEN YOKSULLUK NEDEN AZALMIYOR?

Uzun yıllar boyunca küresel ekonomik düzenin savunucuları, eşitsizliği ikincil bir sorun olarak sunan basit bir anlatıya yaslandı: "Önemli olan yoksulluğun azalması." Oxfam'ın Küresel Eşitsizlik Raporu ise bu söylemin artık geçerliliğini yitirdiğini net biçimde ortaya koyuyor. 2020 sonrasında küresel yoksulluk azalmak bir yana, birçok bölgede yeniden artışa geçti. 2022 yılı itibarıyla dünya nüfusunun neredeyse yarısı, yani 3,83 milyar insan yoksulluk içinde yaşıyor. Mevcut gidişat değişmezse, 2050 yılında dahi 2,9 milyar insanın — dünya nüfusunun yaklaşık üçte birinin — yoksulluktan kurtulamayacağı öngörülüyor.

Bu tablo, sistemin işleyişine dair temel bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Milyarderler servetlerine servet katarken, milyarlarca insan yoksulluk, açlık ve önlenebilir hastalıklarla mücadele ediyor. Bugün dünyada her dört kişiden biri orta ya da şiddetli düzeyde gıda güvensizliği yaşıyor; düzenli olarak öğün atlamak zorunda kalıyor. Açlık ve gıda güvensizliği yaşayan nüfus, 2015–2024 döneminde %42,6 oranında artmış durumda. Gıda fiyatları, hemen her ülkede ücret artışlarının çok üzerinde seyrederken, sağlıklı beslenme milyonlarca hane için bir lüks haline geliyor.

Üstelik bu durum yalnızca düşük gelirli ülkelerle sınırlı değil. Avrupa ve Kuzey Amerika gibi dünyanın en zengin bölgelerinde dahi on milyonlarca insan gıda güvencesinden yoksun durumda. Bu gerçek, sorunun "yetersiz kaynak"tan değil; kaynakların kimler için ve hangi önceliklerle seferber edildiğinden kaynaklandığını açıkça ortaya koyuyor. Küresel ekonomi, üretilen değeri toplumun geneline yaymak yerine, sistematik biçimde en tepedeki küçük bir azınlıkta yoğunlaştırıyor.

Eşitsizlik yalnızca gelir düzeyleriyle sınırlı kalmıyor; barınma, sağlık ve eğitim alanlarında da derinleşiyor. Bugün dünya genelinde yaklaşık 2,8 milyar insan yeterli barınma koşullarından mahrum. Düşük gelirli ülkelerde okul çağındaki çocuk ve gençlerin üçte biri eğitime erişemiyor. Evrensel sağlık hizmetlerine erişimde son yıllarda kayda değer bir ilerleme sağlanamazken, yaklaşık iki milyar insan hane bütçesinin %10'unu aşan "yıkıcı" sağlık harcamalarıyla karşı karşıya kalıyor.

Yoksulluğun yükü ise toplumun tüm kesimlerine eşit dağılmıyor. Kadınlar ve engelli bireyler, eşitsizlikten çok daha sert biçimde etkileniyor. Kadınlar, küresel ekonomiye her gün en az 10,8 trilyon dolar değerinde katkı sağlayan toplam 12,5 milyar saat ücretsiz bakım emeği sunarken, bu emeğin karşılığı ekonomik sistemde neredeyse hiç görünür kılınmıyor. Böylece eşitsizlik, yalnızca gelir farkları üzerinden değil; toplumsal roller ve görünmez emek üzerinden de yeniden üretiliyor.

Ortaya çıkan tablo net: Milyarderlerin servetleri rekor hızlarla artarken, milyarlarca insan için yoksulluk, açlık, barınma ve sağlık krizleri kalıcı hale geliyor. Bu durum artık geçici bir sosyal sorun değil; ekonomik kaynakların ve politik tercihlerin kimlerin lehine işlediğini gösteren yapısal bir eşitsizlik rejimine işaret ediyor.

EKONOMİK EŞİTSİZLİK SİYASİ EŞİTSİZLİĞE DÖNÜŞÜYOR: Oligarşi Tehlikesi

Oxfam raporunun merkezindeki en kritik tespitlerden biri, ekonomik eşitsizliğin artık doğrudan siyasal eşitsizliğe dönüşmüş olmasıdır. Servet yoğunlaştıkça demokrasi yalnızca biçimsel bir çerçeveye indirgeniyor; eşitsizlik, otoriterleşmeyi besleyen temel dinamiklerden biri haline geliyor. Araştırmalar, gelir ve servet uçurumunun büyümesinin, demokrasilerin çözülme riskini en güçlü biçimde artıran faktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim 22 ülkede yaşanan 23 demokratik gerileme vakasını inceleyen kapsamlı bir çalışma, eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkelerde demokratik çözülme ihtimalinin, daha eşit ülkelere kıyasla yedi kata kadar arttığını gösteriyor.

Bu dönüşümün arkasındaki mekanizma oldukça açık. Aşırı servet yalnızca lüks tüketim ya da ekonomik ayrıcalık anlamına gelmiyor; siyaset üzerinde doğrudan nüfuz, medya gücü ve hukuki dokunulmazlık sağlıyor. Bugün milyarderlerin siyasal makamlara gelme olasılığı, sıradan yurttaşlara kıyasla binlerce kat daha yüksek. Oxfam'ın tahminlerine göre bu oran en az 4 bin kat. Dünya genelinde milyarderlerin %11'inden fazlasının ya doğrudan siyasi bir görevde bulunmuş olması ya da bu yönde girişimde bulunması, ekonomik güç ile siyasal iktidar arasındaki ilişkinin ne denli iç içe geçtiğini açıkça gösteriyor.

Süper zenginler, ekonomik güçlerini siyasal güce dönüştürmek için başlıca üç temel kanalı kullanıyor. Bunlardan ilki, siyasetin doğrudan finansmanı. Büyük servet sahipleri, siyasi partileri ve adayları yüksek miktarlı bağışlarla destekleyerek çoğunluğun iradesini fiilen "bir kişi, bir oy" ilkesinden uzaklaştırıp "bir dolar, bir oy" sistemine yaklaştırıyor. Yalnızca 2024 yılında ABD'deki 100 milyarder ailenin federal seçimler için yaptığı bağışların 2,6 milyar dolara ulaşması, bu ilişkinin ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor.

İkinci kanal, medya üzerindeki yoğunlaşmış kontrol. Küresel medyanın büyük bir bölümü milyarderlerin mülkiyetinde bulunuyor. Dünyanın en büyük 10 medya şirketinin 7'sinin sahibi milyarderlerden oluşurken, en büyük 10 sosyal medya platformunun 9'u yalnızca altı milyarder tarafından yönetiliyor. Dijital platformlar, sosyal medya ve yapay zekâ şirketlerinin bu ölçüde birkaç isim etrafında yoğunlaşması, kamusal söylemi daraltıyor; farklı seslerin görünürlüğünü azaltıyor ve hesap verebilirliği zayıflatıyor. Bu koşullar altında "özgür kamuoyu"ndan söz etmek giderek daha zor hale geliyor.

Üçüncü ve belki de en doğrudan yol ise milyarderlerin bizzat siyasal karar alma mekanizmalarının içine girmesi. Ekonomik gücün siyasal görevlerle birleşmesi, eşitsizliği kalıcı ve kurumsal hale getiren bir yapı yaratıyor. Lübnan'ın eski başbakanı ve aynı zamanda ülkenin en zengin isimlerinden biri olan milyarder Najib Mikati örneği, bu iç içe geçişin çarpıcı örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu tür örnekler, siyasal iktidarın giderek yurttaşlardan değil, servetten beslendiği bir düzenin yerleştiğini gösteriyor.

Ortaya çıkan tablo net: Ekonomik eşitsizlik derinleştikçe siyasal eşitsizlik de kalıcılaşıyor. Servetin bu ölçüde yoğunlaştığı bir düzende demokrasi, yurttaşların eşit söz hakkına dayanan bir sistem olmaktan çıkıyor; sermayenin belirleyici olduğu dar bir iktidar alanına dönüşüyor. Oligarşi, artık soyut bir kavram değil; günümüz demokrasilerinin karşı karşıya olduğu somut ve büyüyen bir tehlikedir.

DAĞITIM YERİNE BASKI: Yeni Otoriter Dalgalar

Hayat pahalılığı, borç krizleri ve kemer sıkma politikalarıyla birlikte sosyal devletin tasfiyesi, dünyanın dört bir yanında kitlesel tepkilere ve yaygın protestolara yol açıyor. Ancak Oxfam'ın da altını çizdiği gibi, hükümetlerin bu tepkilere verdiği yanıt çoğu zaman yeniden dağıtım politikaları değil, baskı oluyor. Eşitsizliğin yarattığı toplumsal öfke, sosyal adaletle giderilmek yerine güvenlikçi politikalarla bastırılmaya çalışılıyor.

Son yıllarda protesto hakkının kısıtlandığı, sendikaların hedef alındığı, gazetecilerin ve sivil toplumun sistematik biçimde baskı altına alındığı ülke sayısı hızla artmış durumda. Eşitsizlik karşıtı talepler, kamusal tartışmanın meşru bir parçası olarak ele alınmak yerine, giderek "kamu düzeni" ve "istikrar" söylemleriyle kriminalize ediliyor. Böylece demokratik talepler, güvenlik sorunu gibi sunularak siyasal alan daraltılıyor.

Oxfam raporu, bu eğilimin somut örneklerini de ortaya koyuyor. 2024 yılında Kenya'da IMF tarafından dayatılan kemer sıkma önlemlerine karşı düzenlenen protestolara yönelik sert ve orantısız müdahaleler; Kolombiya, Arjantin ve Pakistan'da eşitsizlik karşıtı gösterilere uygulanan ağır devlet şiddeti ve yasal kısıtlamalar, ekonomik krizler karşısında iktidarların tercihinin yeniden dağıtım değil, baskı olduğunu gösteren çarpıcı vakalar arasında yer alıyor. Bu örnekler, toplumsal tepkilerin bastırılmasının artık istisnai değil, yapısal bir yönetim pratiği haline geldiğini ortaya koyuyor.

Bu tablo, eşitsizlik ile otoriterleşme arasındaki bağın tesadüfi olmadığını açıkça gösteriyor. Servetin ve gücün dar bir azınlıkta yoğunlaştığı bir düzende, sistemin sürdürülebilmesi için toplumun sesinin kısılması neredeyse zorunlu hale geliyor. Demokrasi, eşitsizlik derinleştikçe yönetenler açısından bir hak olmaktan çıkıyor; yönetilmesi gereken bir risk olarak görülmeye başlanıyor. Siyasal iktidarlar, eşitsizliğin nedenlerini ortadan kaldırmak yerine, sonuçlarını bastırmayı tercih ediyor.

Bu süreçte göçmenler ve toplumsal azınlıklar da bilinçli biçimde hedef haline getiriliyor. Sıklıkla süper zenginler tarafından finanse edilen aşırı sağ partiler ve medya platformları, göçmenleri ve kırılgan toplumsal grupları günah keçisi ilan ederek, aşırı eşitsizliğin asıl nedenlerinden kamuoyunun dikkatini uzaklaştırıyor. Ekonomik krizlerin ve toplumsal hoşnutsuzluğun sorumluluğu, sistemi şekillendiren politikalardan ziyade en savunmasız kesimlere yöneltiliyor. Böylece eşitsizlik, yalnızca derinleşmekle kalmıyor; aynı zamanda otoriter siyasetler için kullanışlı bir araç haline geliyor.

TÜRKİYE' DE BÜYÜYEN SERVET, DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK

Küresel tabloya Türkiye cephesinden bakıldığında manzara daha da çarpıcı hale geliyor. Türkiye, son yıllarda yüksek büyüme oranları açıklayan; ancak bu büyümeyi toplumun geniş kesimlerinin yaşam koşullarına yansıtamayan ülkelerin başında geliyor. Servet dağılımı hızla bozulurken, gelir adaletsizliği kalıcı bir nitelik kazanıyor. Ekonomik büyüme, refah artışına değil; eşitsizliğin derinleşmesine hizmet eden bir yapıya bürünüyor.

Ulusal ve uluslararası servet raporları, Türkiye'nin milyoner sayısının en hızlı arttığı ülkelerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşın Türkiye, OECD ülkeleri arasında gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkeler arasındaki yerini koruyor. Başka bir ifadeyle, zenginlik artıyor; ancak bu artış toplumun çok dar bir kesimine gidiyor. Asgari ücretin fiilen ortalama ücrete dönüştüğü, çalışan yoksulluğunun yaygınlaştığı bir ekonomik yapı giderek kalıcılaşıyor.

Türkiye'de yüksek enflasyon, sabit ve dar gelirli kesimlerin alım gücünü hızla eritirken, finansal varlıklara, dövize ve gayrimenkule erişimi olan kesimler servetlerini korumakla kalmıyor, aynı zamanda büyütüyor. Gıda fiyatları, barınma maliyetleri ve enerji harcamaları hanelerin bütçesini boğarken, kriz ortamı servet sahipleri için bir fırsata dönüşüyor. Bu durum, küresel eşitsizlik eğiliminin Türkiye'de çok daha sert ve yıkıcı biçimde yaşanmasına yol açıyor.

Daha da önemlisi, ekonomik eşitsizlik Türkiye'de siyasal eşitsizlikle el ele ilerliyor. Yoksullaşan geniş toplum kesimlerinin siyasal temsil gücü zayıflarken, sermaye gruplarının politika yapım süreçleri üzerindeki etkisi artıyor. Vergi sistemi, dolaylı vergiler üzerinden dar gelirliyi orantısız biçimde yük altına sokarken; servet, rant ve finansal kazançlar yeterince vergilendirilmiyor. Bu yapı, eşitsizliği yeniden üreten bir mekanizma olarak çalışıyor.

Ortaya çıkan tablo, Oxfam'ın küresel ölçekte tarif ettiği "zenginlerin iktidarı" modelinin Türkiye'deki yansımasından başka bir şey değil. Servetin dar bir azınlıkta yoğunlaştığı, geniş toplum kesimlerinin ise artan yaşam maliyetleri ve güvencesizlikle karşı karşıya kaldığı bu düzen, yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir kırılmaya işaret ediyor.

OLİGARŞİ Mİ, DEMOKRASİ Mİ: Türkiye de Aynı Kavşakta

Oxfam raporu, yüz yıl önce dile getirilen ancak bugün çok daha yakıcı hale gelen temel bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Aşırı servet birikimi ile gerçek demokrasi bir arada yaşayamaz. Servetin ve gücün dar bir azınlıkta yoğunlaştığı her düzende, siyasal eşitlik kaçınılmaz olarak aşınır. Türkiye de bugün tam olarak bu yol ayrımında duruyor. Ya gelir ve servet dağılımını düzelten, güçlü bir sosyal devlet ve adil bir vergi sistemi inşa edilecek ya da derinleşen eşitsizlik, siyasal gerilimleri ve otoriter eğilimleri daha da besleyecek.

Bu nedenle mesele yalnızca ekonomik büyüme ya da refah göstergeleriyle sınırlı değil; doğrudan demokratik bir meseledir. Türkiye'de yoksulluğun, güvencesizliğin ve gelir adaletsizliğinin kalıcı hale gelmesi, sadece yaşam standartlarının gerilemesi anlamına gelmiyor. Aynı zamanda yurttaşların siyasal alandaki etkisinin zayıflaması, temsil kanallarının daralması ve kamusal alanın giderek daha kapalı hale gelmesi sonucunu doğuruyor.

Eşitsizlik derinleştikçe siyaset, toplumun geniş kesimleri için bir çözüm alanı olmaktan çıkıyor. Ekonomik gücü sınırlı olan yurttaşların talepleri kamusal gündemde daha az yer bulurken, sermaye gruplarının öncelikleri politika yapım süreçlerinde belirleyici hale geliyor. Bu durum, demokrasiyi yalnızca sandığa indirgenen biçimsel bir yapıya hapsediyor; eşit söz hakkına dayalı bir siyasal düzenin içini boşaltıyor.

Türkiye açısından kritik soru artık nettir: Eşitsizliği azaltan, emeği ve toplumsal refahı merkeze alan bir dönüşüm mü tercih edilecek; yoksa servet yoğunlaşmasını ve buna eşlik eden siyasal daralmayı normalleştiren bir düzen mi kalıcı hale gelecek? Bu tercih, teknik bir ekonomi tartışmasının ötesinde, ülkenin demokratik geleceğini belirleyecek temel siyasal karardır.

DAHA EŞİT BİR GELECEK İÇİN NE YAPILMALI ?

Oxfam raporu, küresel eşitsizliğin artık yönetilebilir bir yan etki değil; demokrasiyi, temel hakları ve toplumsal barışı doğrudan tehdit eden yapısal bir kriz haline geldiğini vurguluyor. Bu nedenle önerilen çözüm seti, sınırlı reformlara ya da geçici sosyal desteklere indirgenemez. Gerekli olan, ekonomik ve siyasal düzenin eşitlik temelinde yeniden tasarlanmasını hedefleyen bütünlüklü bir yaklaşım.

İlk ve en temel adım, ekonomik eşitsizliğin radikal biçimde azaltılmasıdır. Rapora göre yüksek servet yoğunlaşması ve kalıcı yoksulluk, hak ve özgürlüklerin aşınmasının başlıca itici gücü haline gelmiştir. Bu nedenle tüm ülkelerin, zaman sınırı olan ve düzenli biçimde izlenen "Ulusal Eşitsizlik Azaltma Planları" oluşturması önerilmektedir. Bu planların temel hedefi, gelir dağılımında Gini katsayısını 0,3'ün altına indirmek ve servet eşitsizliğini kalıcı biçimde geriletmek olmalıdır. Bunun yolu ise süper zenginlerin etkin biçimde vergilendirilmesinden, tekelci şirket yapılarının dağıtılmasına; düşük ve orta gelirli grupların ücretlerinin artırılmasından, ücretsiz ve nitelikli kamusal hizmetlerin yaygınlaştırılmasına kadar uzanan geniş bir politika setinden geçiyor. Özellikle Küresel Güney ülkelerinde borç krizinin yarattığı baskının hafifletilmesi, eşitsizlikle mücadelenin ön koşullarından biri olarak öne çıkıyor.

İkinci temel adım, süper zenginlerin siyasal gücünün sınırlandırılmasıdır. Oxfam, ekonomik gücün kendiliğinden siyasal güce dönüşmediğini; bunun büyük ölçüde ülkelerin kurduğu düzenleyici çerçeveye bağlı olduğunu vurguluyor. Bu nedenle servetin siyaset üzerindeki etkisini kesen güçlü bir "güvenlik duvarı" inşa edilmesi gerekiyor. Raporda, süper zenginlerin etkin biçimde vergilendirilerek ekonomik güçlerinin azaltılması, lobicilik faaliyetlerinin ve kamu–özel sektör arasındaki "döner kapı" ilişkilerinin sıkı biçimde düzenlenmesi, seçim kampanyalarının büyük bağışlara kapatılması ve medya mülkiyetindeki yoğunlaşmanın sınırlandırılması gibi önlemler öne çıkıyor. Medya ve dijital platformlarda algoritmik şeffaflığın sağlanması da, kamusal tartışmanın çoğulculuğu açısından kritik bir unsur olarak değerlendiriliyor.

Üçüncü ve belki de en kritik adım ise toplumun geniş kesimlerinin siyasal gücünün yeniden inşa edilmesidir. Rapora göre eşitsizlikle mücadele yalnızca yukarıdan aşağıya uygulanan politikalarla değil, yurttaşların karar alma süreçlerine gerçek ve sürekli katılımıyla mümkün olabilir. Bunun için sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve taban hareketlerinin önündeki hukuki ve idari engellerin kaldırılması; ifade, örgütlenme ve protesto haklarının güvence altına alınması gerekiyor. Oxfam, otoriterleşmeye karşı en güçlü panzehirin, canlı, katılımcı ve kapsayıcı bir sivil alan olduğunu vurguluyor. Latin Amerika'daki katılımcı bütçe uygulamaları ya da yerli halkların siyasal temsilini güçlendiren modeller, bu yaklaşımın somut örnekleri arasında yer alıyor.

Son olarak rapor, eşitsizlikle mücadelenin uluslararası düzeyde kurumsallaştırılması gerektiğine dikkat çekiyor. Tıpkı iklim krizinde IPCC'nin oynadığı role benzer biçimde, küresel eşitsizliği izleyen, verileri şeffaf biçimde paylaşan ve politika önerileri geliştiren bağımsız bir Uluslararası Eşitsizlik Paneli kurulması öneriliyor. Böyle bir yapı, eşitsizliğin boyutlarını görünür kılmakla kalmayacak; hükümetler üzerinde kalıcı bir hesap verebilirlik baskısı da oluşturacaktır.

Oxfam'a göre mesele yalnızca daha adil bir gelir dağılımı değil; oligarşi ile demokrasi arasındaki açık tercihtir. Eşitsizliğin bu denli derinleştiği bir dünyada, ya servetin ve gücün küçük bir azınlıkta toplanmasına razı olunacak ya da yurttaşların sesini ve siyasal etkisini yeniden merkeze alan daha eşitlikçi bir düzen inşa edilecektir. 

Bugün dünyada ve Türkiye'de yaşanan eşitsizlik, ne talihsiz bir sapma ne de kaçınılmaz bir kaderdir; açık ve bilinçli siyasal tercihlerin sonucudur. Servetin birkaç bin kişinin elinde toplanmasına göz yuman her düzen, demokrasiyi biçimsel bir kabuğa indirgerken, yurttaşların eşit söz hakkını aşındırır. Bu nedenle mesele yalnızca daha adil bir gelir dağılımı talebi değil; kimin yönettiği, kimin dışlandığı ve kimin sesinin duyulduğu meselesidir. Önümüzdeki tercih nettir: Ya oligarşik bir düzeni normalleştireceğiz ya da eşitlik, adalet ve demokrasi temelinde yeni bir toplumsal sözleşmeyi cesaretle inşa edeceğiz.

SONUÇ: Eşitsizlik Bir Kaza Değil, Bir Tercih

Bugün dünyada ve Türkiye'de yaşanan eşitsizlik, ne talihsiz bir sapma ne de kaçınılmaz bir kaderdir; açık ve bilinçli siyasal tercihlerin sonucudur. Servetin birkaç bin kişinin elinde toplanmasına göz yuman her düzen, demokrasiyi giderek biçimsel bir kabuğa indirgerken, yurttaşların eşit söz hakkını aşındırır. Bu nedenle mesele yalnızca daha adil bir gelir dağılımı talebi değil; kimin yönettiği, kimin dışlandığı ve kimin sesinin kamusal alanda karşılık bulduğu meselesidir.

Oxfam'ın Küresel Eşitsizlik Raporu, bu gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Bugün yaşanan eşitsizlik, sistemin beklenmedik bir yan etkisi değil; emeği değil sermayeyi, üretimi değil rantı, toplumsal refahı değil azami kârı önceleyen bir ekonomik ve siyasal düzenin doğal sonucudur. Bu mantık değişmediği sürece yoksulluğun azalmasını, orta sınıfın güçlenmesini ya da demokrasinin derinleşmesini beklemek gerçekçi değildir. Çünkü eşitsizlik azalmadıkça demokrasi güçlenmez; demokrasi güçlenmedikçe eşitsizlik kalıcı hale gelir.

Türkiye'de de tablo farklı değildir. Yüksek enflasyon, düşük ücretler ve güvencesiz çalışma koşulları geniş toplum kesimlerini yoksullaştırırken, servet sahipleri kriz dönemlerini dahi avantaja çevirebilmektedir. Vergi sistemindeki adaletsizlik ve sosyal devletin zayıflaması, bu süreci yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir eşitsizliğe dönüştürmektedir.

Bugün gelinen noktada eşitsizlikle mücadele, aynı zamanda demokrasiyi savunma mücadelesidir. Süper zenginlerin etkin biçimde vergilendirilmesi, servet yoğunlaşmasının sınırlandırılması, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi ve emeğin korunması yalnızca teknik ekonomi başlıkları değil, demokratik zorunluluklardır. Önümüzdeki tercih açıktır: Ya servetin ve iktidarın dar bir azınlıkta toplandığı oligarşik bir düzeni normalleştireceğiz ya da eşitlik, adalet ve demokrasi temelinde yeni bir toplumsal sözleşmeyi cesaretle inşa edeceğiz.

Gerçek refah artışı, toplumun tamamının yaşam standardının yükselmesiyle mümkündür.

Gerçek zenginlik ise yalnızca servetin büyüklüğünde değil; onun nasıl ve kimlerle paylaşıldığında saklıdır.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —