Bana göre dünya, dilerim yaşanmaz ama 2. Dünya ya da paylaşım savaşı öncesinde olduğu gibi büyük bir basınç altında. Özellikle Çin rekabeti karşısında acze düşen Amerika, gemiyi azıya aldı, dünyaya tam bir eşkıya düzenini dayatıyor.
İbn-i Haldun, 1300 lerde yaşamış islami düşünür, sosyolog. Kendi dönemini şöyle anlatır: "Toplumların ilkellikten uygarlığa doğru ilerlemesini güdüleyen güç" olan olan asabiyye en açık şekliyle kan bağıyla bağlı olan yakın akrabalık ilişkilerinde görülür.
Ancak devlet kurma aşamasında kan bağı yetmez. İhtiyaç duydukları yeni gücü ise dinde bulurlar. Din, kan bağına dayalı asabiyyeden çok daha güçlü bir sadakat duygusu yaratır ve asabiyyesi en güçlü olan grubun içinde gelişir ve yayılır.
Göçebe toplumlar egoist değillerdir, kabilelerinin çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün görürler. Bu yüzden cesaret ve kahramanlık, başlıca değer yargılarıdır.
Yerleşik toplumlar, devletin kuruluşu ile beraber veya kurulmasından hemen sonra ortaya çıkarlar. Rahatına ve zevkine düşkün, daha egoist, giderek kötü alışkanlıklar sahibi olurlar. Lüks ve ihtişam, soysuzlaşma ve gerileme tohumları eker, bağlılık, yalın güç ve sadelik yozlaşır.
Rahat yaşam tarzı, göçebelikteki cesaret ve savaş kabiliyetlerini yitirmelerine neden olur. Bağımsızlık ve onur duygularını iyice yitirerek kendine güveni olmayan, korkak, sinsi ve dalkavuk kişiler haline gelirler. Ve sonunda, bir göçebe toplumun saldırısıyla darmadağın olurlar.
Rahata, zevke ve sefaya düşmeden önce yağma ve çapul geleneğini İslamiyetin gaza kültürüne dönüştürüp hareket eden, büyük bir coğrafyada fetihler yapan Arap bedevileri devletleşip Orta Asya, Orta Doğu, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya’ya hükmettiler.
MS 1000 li yıllarda, Orta Asya’dan göç eden Türkler, bütün Orta Doğu ve Mısır’ı fethettiler.
MS 1200 lü yıllarda Moğollar, bölgeyi hallaç pamuğu gibi atarak taşı taş üstünde bırakmadılar.
Selçuklular, İzmir ve Trabzon civarı hariç neredeyse bütün Anadolu’yu ele geçirdiler.
Osmanlı İmparatorluğu gene gaza kültürüyle bu süreci izleyerek üç kıtada hüküm sürdü.
Kuzeyden gelen barbarlar Roma İmparatorluğunu darmadağın etti.
1700 lerden sonra tüccar ve sanayici denilen burjuvalar Avrupa’yı ele geçirdiler. Onlarda kan bağı yerine para bağı vardı, onları bir arada tutan sınıfsal çıkarlarıydı. Toplumları bir arada tutabilmek için ortaçağ devletleri dini kullanırken, burjuvazi milliyetçilik çimentosunu harç olarak kullandı.
20. yüz yılda kapitalizmin yayılmacı (emperyalizm) özelliği ortaya çıktı. Kendi pazarlarını korumak ve büyütmek için 1914-1918 ve 1939-1945 lerde iki “dünya ya da paylaşım savaşı”yla dünyayı kan ve gözyaşına boğdu.
Monroe Doktrini, Yabancı güçlerin Amerika kıtasının siyasi işlerine herhangi bir müdahalesinin, ABD'ye karşı potansiyel olarak düşmanca bir eylem olduğunu savunur.
Doktrin, Yeni Dünya ve Eski Dünya'nın birbirinden ayrı etki alanları olarak kalmasını, Avrupa güçlerinin bölgedeki egemen devletleri kontrol etme çabalarının ABD güvenliğine bir tehdit olarak görüleceğini belirtir.
Doktrin, 20. yüzyılda Amerikan büyük stratejisinin merkezinde yer almış ve Güney Amerika’da kendi arka bahçesindeymiş gibi davranmıştır.
Hitler faşizmi ve yaşam alanı.
Yaşam alanı, Doğu Avrupa'da Almanya sınırları dışında yaşayan Alman azınlıkların Almanya'nın hakimiyetinde birleştirilmesi ve yeni toprakların kolonizasyonu ile beraber Alman popülasyonunun bu topraklara yerleştirilmesi politikasıdır.
Bu gerekçeyle II. Dünya Savaşı boyunca Naziler milyonlarca Sovyet savaş esirini öldürmüştür.
1950 lerde ise dünya ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki dehşet dengesiyle iki nüfuz alanına bölündü. İki süper gücün başkanları buluştuğunda dünyanın geri kalanının uykusu kaçardı.
Ve geldik 21. yüzyıla
1990 lar. Sovyetler Birliği dağıldı. Batı, Soros’un başrolünde olduğu turuncu devrimleri başlattı. Ukrayna’ya göz kırparak Rusya’yı kışkırttı. Ve olan Ukrayna’ya oldu. Satıldı bu güzelim ülke.
Emperyal güçler günümüzde ulus devlet istemiyorlar. Rahat yönetebilecekleri, başında her şeye muktedir tek adam olan mikro milliyetçi, aşiret devletleri istiyorlar. Yugoslavya, Çekoslovakya, Irak ve Suriye tarih oldu. Sıra İran ve Türkiye’de. Bölge barut fıçısı.
ABD, Avrupa’yı kıskaca alıp peşine takmış, önce Rusya’nın dallarını budayıp sonra Çin’e yüklenmek istiyor.
21. yüzyılda yeni bir sınıf oluştu. Ulus ötesi sermaye ve sahipleri ultra zenginler. Örneğin 750 milyar dolarlık servetiyle Elon Musk, artık dünya politikasına hükmediyor. İran’da iç olaylar başlayınca sahip olduğu “X” sosyal medya platformuna İran’ın 1979 öncesi bayrağını koyuyor.
Dünyadaki rekabetin yeni cephesi: Nadir metaller
Yer kabuğunda bulunan ve birçok modern teknoloji için yaşamsal önemde olan metallerdir. Bu teknolojiler; bilişim, iletişim, internet ve ağlar, temiz enerji, elektrikli, hidrojenli ve hibrit araçlar, sağlık sistemleri, çevre koruma, savunma ve güvenlik sistemleri vb. içerirler.
Cep telefonları, bilgisayarlar, elektrikli araba motorları, jet uçakları, uydular, rüzgâr türbinleri, güneş panelleri bu nadir metaller olmadan imal edilemez.
Dünya rekebetinde Çin açık ara önde. Gerginlik büyük. Amerika açığı kapatmak için eşkıyalık yapıyor, kural mural tanıdığı yok. Dünya liderliğini kaybetmemek için her yol mübah.
Trump; “Kendi ahlâkım, kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey bu. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok” diyor. Tam bir su katılmamış eşkıya düzeni.
Ukrayna’nın nadir metallerine el koydu. Erdoğan’a meşruiyet karşılığında bizim nadir metalleri bağladı. Daha dün Venezuela’nın nadir metaller, petrol dahil tüm kayaklarına zorla el oydu. Grönland adası için “ya satın alırız ya da saldırırız” diyor.
Peki, Çin bu sürecin neresinde? Sessiz ve derinden giderek dünya liderliğine oynuyor. Liderliğe oynamak başka, lider olabilmek başka. İşte beni geren ve endişelendiren de bu.
17 Ocak 2026.
Mahmut TEBERİK