İfral TURGUT

Tarih: 17.01.2026 15:38

“KORKMA İNSANCIK KORKMA” 

Facebook Twitter Linked-in

Turgut Özakman’ın ilk romanı. Olağanüstü bir kahramanı değil, korkuları, tereddütleri ve gerekçeleri olan sıradan bir insanı anlatıyor. İşlenen tema, baskı ve otorite karşısında insanın verdiği sessiz ahlâk sınavı.

Özakman, büyük kötülüklerden çok küçük suskunlukların, açık zorbalıktan çok içselleştirilmiş korkuların insanı nasıl teslim aldığını anlatıyor. Kahraman, korkusunu inkâr etmiyor, onu akılla meşrulaştırmaya çalışıyor. Asıl mesele de burada başlıyor. Korku, insanı susturmakla kalmıyor; ona susmayı “mantıklı” da gösteriyor.

Özakman, okura şu soruyu soruyor, “Ahlâk, bedel gerektirdiğinde hâlâ savunulacak mıdır?” Tercih olarak da sessizliği öneriyor.

Bazı sözler, yıllar geçse de eskimez. “Korkma İnsancık Korkma” da sanki bugün yazılmış gibi. Çünkü korkuyoruz. Hem de çok mantıklı nedenlerle ve her zamankinden çok. Yanlış bir cümleyle etiketlenmekten, yanlış bir sessizlikle hedef olmaktan, doğruyu yanlış zamanda söylemekten korkmayanımız var mı?

Bazen kapı sertçe çalınıyor, dışarıda üniformalılar. Bazen daha nazik, daha medeni. Bazen bir bakışta, bazen bir ima cümlesinde, bazen de sosyal medyada “yanlış anlaşılma” ihtimali konuyor önümüze. Ama sonuç değişmiyor. Susuyoruz. Çünkü adalet çok değişken.

İşte tam burada “insancık” geliyor gözümüzün önüne: Romandaki “insancık”. Susan, konuşmayan, konuşamayan, tepki gösteremeyen, gösterirse ne olacağını hiç bilemeyen insancık. Kötü değil insancık, hain hiç değil. Sadece yorgun, tedirgin ve temkinli. Birden içinden bir ses, “Tarih, niyete değil sonuca bakar,” diyor. Utanıyor insancık.

Bugün de büyük meseleler, büyük kötüler yüzünden değil; küçük suskunluklar yüzünden korkuyoruz. Biraz geri çekiliyor, biraz bekliyor, biraz “şimdilik” diyoruz. İşte o “şimdilik”ler birikiyor, birikiyor, birikiyor ve geçmiş zaman oluyor. O zaman da anlıyoruz ki, geç kalmışız.

Kafamız karmakarışık. Soruların birine bile cevap vermeden, birkaç soru daha geliyor aklımıza ve beynimiz bu kadar yükü taşıyamaz oluyor. Cesaret meydanlarda bağırmak değil elbette. Bazen sadece, yanlış olana gülmemek, doğruyu yalnızken de savunmak, sessiz kalmanın bedelini fark etmek. Peki sonra???

Özakman bize bir kez daha hatırlatıyor:” Korkmak insanidir. Ama korkuyu mazerete dönüştürdüğümüzde, insanlığımızdan azar azar vazgeçeriz.” Belki de asıl soru şu: “Bir gün korkumuz geçerse, geriye konuşacak bir vicdanımız kalacak mı?” 

Bir gün, korkumuz geçerse-ki her korku bir gün mutlaka geçer-geriye savunacak bir yüzümüz kalacak mı? Bugün “akıllıca” sustuklarımız, yarın bize hangi suskunluğu miras bırakacak? Çünkü korku geçicidir; ama alışkanlık hâline gelen suskunluk kalıcıdır ve kaldıkça karaktere dönüşür. İnsan bir süre sonra sadece korktuğu için değil, konuşmayı unuttuğu için susar. İşte o zaman mesele iktidar, baskı ya da dönem meselesi olmaktan çıkar. Tarih, burada acımasızdır. Kimlerin bağırdığını değil, kimlerin sustuğunu yazar.

Korku bir gün mutlaka geçer ama korkuya alışan insan, bir gün doğruyu görse bile başını kaldırmaz çünkü artık susmak, onun en güvenli gerçeği olmuştur.

 

 

SAHİ NEYDİ O SLOGANIMIZ?

 

 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —