İnsanın, doğup/ büyüdüğü ülkesinde, yaşamını kazanmak için “uğraşsız” bırakılması düşündürücü değil mi? İşsizlik, sanıldığı gibi iş gücü fazlalığı mıydı ya da geçici yatırım eksikliğinden doğan bir tıkanıklık mıydı? Yoksa üretim araçlarını elinde tutan düzenin emeği egemenliği altına alma yöntemi miydi? Anaparadar, kendi kazancını korumak için her zaman bir yedek işsizler topluluğuna gereksinim duyma çabası mıydı yoksa? İş arayan sayısının iş olanaklarından fazla tutulması, ücretleri baskılamak, güvencesizliği artırmak için kullanılan bir araç mıydı yoksa?
Bunlara ek olarak; üretimin toplumsal gereksinimlere göre değil, bireysel kazanç hırsına göre örgütlenmiş olması mıydı asıl sorun? Yoksa teknolojik ilerlemenin işçiyi özgürleştirmek yerine kapı dışına itilmesi, bu çarpık yapıyı kazanca dönüştürme çabası mıydı? İnsanın yaşamını sürdürmek için gereksindiği araçlara ulaşamaması, “doymazların” egemen olduğu düzenin gücü müydü?
***
İşsizlik, bilinçli biçimde el altında tutuluyor demek ki, toplumsal yapıda derin çatlaklar açmasına göz yumularak... İnsanların gelir elde etmelerini engelleyerek, geleceklerini karartarak, toplumun dışına iteleyerek, ağır ruhsal çöküntünün eşiğine sürüklenmesine izleyici kalmak... Türk Psikiyatri Derneği’nin verilerine göre uzun süreli işsizlik depresyon riskini iki kat artırdığı gibi, insanlara yarınsızlık duygusu yüklemekte; bu umutsuzluk durumu zamanla patlamaya hazır bir toplumsal gerginliğe dönüşebileceği öngörüsü egemen...
Ev içlerinde erincin yerini çatışma, sevginin yerini geçim kaygısının doğurduğu hırçınlık almış durumda... Aile içi şiddet, boşanmalar, çocukların uğradığı sarsıntılar çoğu kez bu ekonomik dışlanmışlığın sonucu değil mi? Yoklukla sınanan insanın öfkesi dayanışmayı yok eder, bencilliği körükler, suç oranlarını yükseltir. İşsizlik, bütün bir toplumun ortak erincinin, güvenliğinin, kardeşlik bağlarının kopmasının da nedenlerinden demek ki…
***
Türkiye ölçeğinde 2025 yılı sonu verileri işsizliğin neden olduğu yapısal karanlığı derinleştirdiği görülüyor. TÜİK’e göre dar tanımlı işsizlik yüzde 9,2, bağımsız araştırma kuruluşları ise geniş tanımlı işsizliği yüzde 20’nin üzerinde saptıyor. Sanayi çarkları dış girdi bağımlılığı nedeniyle yavaşlarken; yabancı anaparadarın hukuk düzenine duyduğu kuşku kalıcı yatırımları engellediği görülüyor.
Bir zamanlar kendi kendine yetebilen tarım/ hayvancılık, destek kurumlarının işlevsiz bırakılmasıyla çöküşü yaşıyor. TZOB verilerine göre Çiftçi Kayıt Sistemi’ne kayıtlı çiftçi sayısı 2003’te 2,7 milyon iken 2020’de 2,1 milyona gerilediği belirtiliyor. Bu, uzun vadede %23’lük bir düşüş anlamına geliyor. Son yıllarda da azalma eğilimi sürüyor. Girdi maliyetlerinin dizginlenememesi köylüyü toprağından koparmış, kentlerin ucuz iş gücü pazarına itmiş...
En düşündürücü tablo ise üniversite gençliğinde toplanmaktadır. YÖK verilerine göre her yıl yaklaşık 900 bin öğrenci mezun olmakta; TÜİK istatistiklerine göre lisans mezunlarının yaklaşık dörtte biri, ön lisans mezunlarının ise üçte biri iş bulabilmekte. Teknik bilgisi yüksek kitlelerin işsiz kalması yalnız ekonomik bir yitikten daha çok; toplumun yarınını kuracak olan düşünsel gücün köreltilmesidir. Diplomalı işsizler ordusunun büyümesi, ülkenin en büyük toplumsal varsıllığının anaparadar odaklı bir kıyımla yok edilmesidir.
***
Bu karanlıklar aydınlanabilir, emek anaparadarın belirleyeceği yazgıya bırakılmayabilir… Üretim kazanç hırsına değil, toplumsal gereksinimlere dayalı yapılandırılabilir... İlk başta, toprağından koparılan köylünün yeniden üretici kılınması, tarımsal desteklerin doğrudan çiftçiye ulaştırılması sağlanabilir. Kooperatifleşme yaygınlaştırılabilir, girdi fiyatları kamusal olanaklarla aşağı çekilebilir, kentlerde genç kitlelerin yetkinliklerini hiçe sayan sömürü çarkı durdurulabilir, çalışma saatlerinin gelir yitimi olmaksızın kısaltılması yöntemiyle iş olanakları artırılabilir. İspanya’daki kooperatifleşme ya da İzlanda’daki çalışma saati düzenlemeleri, bu değişimin düş olmadığını kanıtlamaktadır.
Yetişmiş beyinlerin, yarınsızlık korkusuyla yabancı topraklara göçmek zorunda kalması, ülkenin düşünsel damarlarının kesilmesidir. Gençlerin, emeklerinin karşılığını başka ülkelerde araması bir yazgı değil, bu çarpık düzenin sonucudur. Küba'nın kısıtlı olanaklarla kurduğu yerli üretim odaklı kamusal yatırımlar, dışa bağımlı sanayiye karşı bir yol göstericidir. Eğitim sistemi, diplomalı işsizler ordusunu artırmak yerine toplumsal yarar üretecek biçimde yeniden yapılandırılabilir. İnsanca bir yaşam, üretimin sömürüye üstün geldiği bir yapıyla olanaklıdır. Toplumun ortak erinci, her yurttaşın onurlu bir uğraşa kendi ülkesinde sahip olmasıyla kurulacaktır.