ATEŞ-İ SUZAN-I FİRKAT - Adana UlusAdana Ulus

27 Ekim 2020 - 14:52

ATEŞ-İ SUZAN-I FİRKAT

ATEŞ-İ SUZAN-I FİRKAT
Son Güncelleme :

21 Eylül 2020 - 8:23

(Selam, Dostlar. Zorunlu bir aradan sonra tekrar, “Merhaba.”
Siz hiç çok sevdiğiniz bir arkadaşınızı, gerçek bir dostunuzu, seçilmiş bir kardeşinizi kaybettiniz mi? Siz hiç onunla birlikte sadece canınızı değil, cisminizi de kaybettiğinizi düşündünüz mü? Siz hiç ağlayan gözlerinizi neyle teskin edeceğinizi bilememenin acizliğini ve çaresizliğini yaşadınız mı? Ve o çaresizliğe teslim olup, “Ağla, öyleyse gözlerim, ağla, tıpkı çağlayan bir dere misali,” dediğiniz oldu mu?
Öyle bir cenazeydi, işte. Öğrencileri, yakın arkadaşları taşıyordu tabutu: Mehmet Sadi Bey, Şevki Bey, Zekai Dede, Rifat Bey, Hacı Faik Bey. Bir yandan tabutu taşıyorlar, bir yandan da musikimizde bir güneşin batışını büyük bir hüzünle izliyorlardı. Bu sonsuz ayrılık ateş gibi düşmüştü içlerine.
Hacı Arif Bey’di tabutun içindeki. Büyük bestekar, büyük insan ve büyük adam. Sarayda cariyelere musiki dersi veriyordu. Çeşmi-i Dilber adlı bir cariyeye aşık oldu. İzin verdi Saray ve evlendiler. İki çocukları oldu. ama işler iyi gitmiyordu. İki çocuk bile evliliği kurtaramadı Tercihleri başkaydı Çeşm-i Dilberin. Ayrıldı ve bir tüccarla evlendi.
Hala aşıktı Arif Bey, hala seviyordu. Arkasından;
“Niçin terk eyleyip gittin a zalim,” ve
“Düşer mi şanına ey şeh-i hûban,” diye seslendiyse de olmadı. Kendi duygu dünyasına kapandı.
Sonra, karşısına, kendisini gerçekten sevecek Zülf-i Nigar çıktı. Sarayda duyuldu elbet. İstedikleri kadar saklamaya çalışsınlar; seven bakışlar, meraklı bakışlardan kaçamadı. Duydu padişah ve evlendirdi onları. Ama ne yazık ki kaderinde uzun süren bir mutluluk olmayacaktı, Arif Beyin. Teverrüm eylemişti. Zülf-i Nigar. Verem olmuştu yani. Hiçbir çaresi yoktu o zaman veremin. Tabiban-ı Cihan bile baksa… Onu da kaybetti, Arif Bey. Bu sefer ki seslenişi bir isyandı sanki. Dedi ki;
“Olmaz ilaç sine-i sadpareme,” ve
“Kemer çehre peri rû tende cânımsın,
Nigârım dilberim ruh-i revanım.” Ama boştu, giden gitmişti.
Adamdı, demiştim Arif Bey için. Abdülhamid padişah olmuştu. Bildiğimiz Abdülhamid. “Şu şarkıyı oku,” dedi, Arif Bey’e. Arif Bey mabeynciye, “Ben onun babasından çok saygı gördüm. Bana, “Şu şarkıyı oku,” diye emir veremez. Sanatta padişah iradesi geçerli değildir,” dedi Hapsedildi, elbette. Nihavent makamında seslendi padişaha: “Ahteri düşkün garibim, âşık-ı avareyim.”
İşte tabuttaki, o Hacı Arif Bey Beydi. Yakın arkadaşı ve kadim dostu Mehmet Sadi Bey acısını şöyle anlattı.
Âteş-i sûzan-ı firkat yaktı cism ü cânımı.
Bir harâb âbâda döndürdü dil-i virânımı.
Neyle teskîn eyleyim bu dîde-i giryânımı?
Çünkü aldırdım elimden sevgili cânânımı.
Ağla çeşmim, ağla, durma gitti elden nazlı yâr.
Çağla ey eşk-i terim, çağla misâl-i cûyibâr.
Bu duygusallığı, diğer kadim dostu Hacı Faik Bey tamamladı. Besteledi Hicaz makamında ve tarihe nakşetti, tarihin ötesine taşıdı: arkadaşlığı, dostluğu, kardeşliği ve karşılıksız sevgiyi.
ELBETTE, KİMSE BENİMLE AYNI FİKİRDE OLMAK, AYNI ŞEYLERDEN ZEVK ALMAK ZORUNDA DEĞİL.
AMA..
• BENİM İÇİN GERÇEK MUSİKİ BU. İÇİNDE NELER YOK Kİ?
• EH, BİRAZ DA ANLARIM. BELKİ DE ONDANDIR.
Yaşar Ateşoğlu ve 22 diğer kişi
6 Yorum
Beğen

Yorum Yap

YORUM YAP

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.