En çok babaannemden dinlemiştim Kurtuluş Savaşı günlerini… 1909 Ermeni Kalkışmasını da, Kaç-Kaç Faciasını da, iliklerine kadar yaşamış insanın derin endişe kaynaklı heyecanla anlatması bir başkaydı. Kavradıklarımız arasında kavrayamadıklarımız da olsa, ıstıraplı, ezalı, cefalı günleri az veya çok yaşamış gibi oluyordum.
VEKAYİİN HİSSÎ TEŞEBBÜSÜ
Ulu Önderimiz, o yıllardaki sıfatıyla “Halâskârımız”, yani kurtarıcımız Mustafa Kemal Paşa, ilk kez 30 Ekim sabahı Adana’ya gelmişti. O gün, Mondros Mütârekesi (Silâh bırakışma) devreye girmişti. Aslında mütârekeden çok ötelerde, resmen ve açık-seçik “Tam Teslimiyet” fermanıydı anlaşma. Ordumuz terhis oluyordu. Anadolu’nun en prestijli bölgeleri İngiliz’e, Yunan’a, Fransız’a, İtalyan’a sunulmaktaydı. Adana, önce İngiliz’in, ardından Fransız’ın sofrasına uygun görülmüştü.
Mustafa Kemal Paşa belge içeriğin, Adana’da öğrendi. Koşulların böyle kalmayacağını, hatta zaman içinde çok daha ağırlaşacağını düşünerek halkı uyardı. Her olasılığa karşı, silâh ve cephanelikleri uygun yerlerde saklamalarını istedi. 10 Kasım 1918 günü, Saray’ın çağrısı üzerine Adana’da ayrılırken kulaklarında hâlâ Adana eşraf ve kanaat önderlerinin içten yakarışları yankılanmaktaydı: Paşam, size şu anda sunduklarımız depolarımızın, kasalarımızın anahtarlarıdır. Kızlarımız ve kadınlarımızın takıları ve tüm malımız-mülkümüz emrinizdedir. Yetmezse, canımızı da vermeye hazırız. Yeter ki bu toprakları düşman çizmesine çiğnetmeyin…”
Aradan 5 yıl geçti. Düşman çekilmiş, Türkiye Millet Meclisi kurulmuştu. Ulu Önder Adana’yı 15 Mart 1923 günü devlet Reisi sıfatıyla ziyaret etmişti. Gençlerle toplantısında, “Efendiler, Bende bu vekayiin(*) ilk hissi teşebbüsü, bu memlekette, bu güzel Adana’da vücut bulmuştur” derken, Adana’ya ömür boyu gururunu taşıyacağı pâyeyi armağan ediyordu. Bu sözle, yakılmış-yıkılmış, toprağı yağmalanmış, yokluk ve yoksulluğun dibindeki Türkiye’yi Bağımsız, özgür ve saygın üç tarafı denizle çevrili ülke haline getirebilmek için yapılan her şeyi ima etmekteydi. Her şeyin bileşenleri arasında savaşlar, toplu kalkınma, Meclisin açılarak çalıştırılması, ordunun teşkili, ulular arası plâtformlarda itibar kazanılması da yer alıyordu.
Kurtuluşun Beşinci Yıldönümünde, Yeni Adana Gazetesinin manşeti şöyleydi: Bugün, Toroslarda yalın ayak, aç ve çıplak dolaşarak düşmanla mücadele eden Adanalıların Kurtuluş günüdür.
CEDDİMİZE İHANET EDİLDİ
Amerikan Senaryolu 1980 İhtilâlinin yapanlar, gaflet ve belki dalâlet içinde “Yerel Kurtuluş Günleri bundan böyle tatil günü sayılmayacaktır” fermanını ilan ettiler. Yerleşmiş ve çok önemli bir geleneği berbat ettiler. Çocukluğumuzda, Kurtuluş Haftası son derece önemsenir, caddeler, sokaklar al bayraklarla süslenir, resmi daireler palmiye yapraklarıyla bezenirdi.
Yerel Gazetelerimiz birinci sayfayı günün önemine paralel resim ve fotoğraflarla ve çok renkli olarak hazırlar, aile büyüklerimizden devraldığımız heyecanı adeta parlatırlardı. Kurumlar ve Kolordumuzun geçit resmindeki muazzam katkılarıyla başımız göğe erer gibiydi. Okullarımızda, özellikle yaşlı öğretmenler o karanlık günlerden nasıl kurtulduğumuzu heyecan ve gururla anlatır, geleceğe ümitle bakmamızı telkin ederdi. Kısacası, iliklerimizde duyardık 5 Ocak destanlarının temel unsurlarını. 12 Eylül 1980 İhtilâlcilerini affedemiyorum.
Kurtuluş Bayramınız Kutlu Olsun!..