Çukurova Öğretim Elemanları Derneği, “YÖK’ün değil, amaç ve konunun gerekleri belirleyici olmasıdır” görüşünü savundu, “YÖK’ün üç yarıyıllı bir yapı oluşturulması ve işletmelerin eğitim süreçlerindeki rolünün artırılması yoluyla “dual öğretim” modelinin hayata geçirilmesinin planlandığı anlaşılmaktadır.” ifadelerine yer verildi.
Türkiye’de aktif durumda bulunan 205 üniversite, 2068 fakülte, 327 yüksekokul, 1019 meslek yüksekokulu ve toplam 7227 aktif program bulunduğu belirtilen Çukurova Öğretim Elemanları Derneği Yönetim Kurulu açıklamasında, “Yükseköğretimde okuyan toplam öğrenci sayısı 6.715.761’dir. Bu öğrencilerin 3.064.184’ü meslek yüksekokullarında (ön lisans programlarında) öğrenim görmektedir. Buna ek olarak, 1.080.280 açık ve uzaktan öğretim lisans öğrencisi de bulunmaktadır.” denildi.
Çukurova Öğretim Elemanları Derneği Yönetim Kurulu’nun , “İLGİLİ KAMUOYUNA YÜKSEKÖĞRETİMDE SÜRE TARTIŞMASI ÜZERİNE” başlıklı açıklama şöyle:
3 YARIYILLI BİR YAPI PLANLANIYOR
“YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, öğretim programlarının süresinin kısaltılmasına yönelik bir çalışma yürütüldüğünü kamuoyuna açıklamıştır. Ayrıntıları henüz netleşmemekle birlikte, yaz aylarının da akademik takvime dâhil edilmesi, her biri 12–14 haftadan oluşan üç yarıyıllı bir yapı oluşturulması ve işletmelerin eğitim süreçlerindeki rolünün artırılması yoluyla “dual öğretim” modelinin hayata geçirilmesinin planlandığı anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalar, YÖK’ün yükseköğretime yaklaşımının ne derece merkeziyetçi ve hiyerarşik bir anlayışa dayandığını bir kez daha göstermektedir. Aynı zamanda üniversitelerin kurumsal özerkliği, bilimsel özgürlük, bilimsellik, akılcılık, demokrasi, aydınlanma ile insan ve toplum anlayışı bakımından çok boyutlu ciddi bir soruna da işaret etmektedir.
YÜKSEKÖĞRETİM ANLAYIŞINDA YENİ BİR KÖKLÜ KIRILMA: DUAL ÖĞRETİM YA DA MESEM’LEŞME
Türkiye yükseköğretim tarihinde YÖK’ün kuruluşu başlı başına köklü bir kırılma yaratmıştır. Vakıf üniversitelerinin ortaya çıkışı ise ikinci büyük kırılma olarak değerlendirilebilir. Bugün ise “yönetişim” ya da “paydaş” anlayışını aşan biçimde işletmelerin doğrudan yükseköğretimin bir parçası haline getirilmesi (dual öğretim), üçüncü ve niteliksel olarak daha derin bir kırılma anlamına gelmektedir.
YÖK tarafından yapılan açıklamalarda yer alan “istihdama duyarlılık”, “uygulama temelli eğitim”, “sektörün doğrudan eğitim süreçlerine katılımı” gibi ifadeler, staj uygulamalarının işyeri temelli mesleki eğitime dönüştürülmesini ve dual öğretim modelinin yükseköğretimin geneline yaygınlaştırılmasını hedefleyen bir yaklaşımı işaret etmektedir.
Akademik öğretim, “işyeri temelli mesleki eğitim” anlayışıyla işletmelerde çıraklığa indirgenemez. Ayrıca Türkiye’de yüksek teknolojiye dayalı üretimin son derece sınırlı olduğu, Almanya ya da ABD benzeri bir sanayi ve araştırma altyapısının bulunmadığı dikkate alındığında, dual öğretim modelinin yalnızca bilimsel eğitim açısından değil, uzmanlık öğretimi açısından dahi uygun olmadığı açıktır.
Türkiye koşullarında meslek ve uzmanlık öğretiminin ağırlıklı olarak okul temelli biçimde, yüksekokullar ve üniversiteler bünyesinde sürdürülmesi gerekmektedir.
SÜRE MESELESİ:
YÖK DEĞİL, AMAÇ VE KONUNUN GEREKLERİ BELİRLEYİCİ OLMALIDIR
YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar, “daha yoğun ve daha kompakt bir eğitim” anlayışıyla akademik takvimin sıkıştırılacağını, yaz döneminin bir bölümünü de kapsayacak şekilde üç yarı yıllı bir sisteme geçileceğini ve her bir yarıyılın 12–14 haftaya düşürülmesiyle dört yıllık lisans eğitiminin üç yılda tamamlanabileceğini ifade etmektedir.
Oysa dünyada da Türkiye’de de, bilimsel araştırmanın temel amaç olduğu fakülte öğretimi için dört yıl dahi asgari bir süredir. Akademik takvimde teknik olarak kimi düzenlemeler yapmak mümkündür ancak YÖK tarafından önerilen düzenlemelerin bilimsellikle ve üniversite anlayışıyla uzlaşır bir yönü bulunmamakta, hiçbir ciddi gerekçe ifade edilmemektedir.
Türkiye yükseköğretim sisteminde uzun süredir var olan yapısal sorunlardan biri, operasyonel meslek ve uzmanlık öğretimi ile bilim üretimine ve teknoloji geliştirmeye dayalı akademik eğitimin iç içe geçirilmiş olmasıdır. Meslek yüksekokulları ve yüksekokullar, teknikerlikten mühendisliklere ve çeşitli sosyal hizmet alanlarına kadar farklı amaçlara yönelik olarak iki ya da üç yıllık sürelerde yapılandırılabilir. Nitekim yakın geçmişte eğitim enstitüleri, akademiler ve teknik yüksekokullar bu çeşitlilik içinde faaliyet göstermiştir. Günümüzde ise yaygın model, iki yıllık meslek yüksekokulları ile dört yıllık fakültelerden oluşmaktadır.
Öğretim programlarının amaçlarına ve sürelerine YÖK’ün karar vermesi kabul edilemez. Bu kararlar, ilgili akademik kurullar tarafından, eğitimin amacı ve gerekleri esas alınarak, bilimsel ve rasyonel ölçütlerle belirlenmelidir.
YÖK’ÜN GEREKÇELERİ GERÇEKLİKLE ÖRTÜŞMÜYOR:
ÖĞRENCİLERİN YÜZDE 62’Sİ ZATEN İKİ YILLIK YA DA AÇIK/UZAKTAN ÖĞRETİMDE

YÖK tarafından dile getirilen gerekçelerden biri, öğrencilerin daha erken iş yaşamına katılmasının sağlanması ve ara eleman ihtiyacının karşılanmasıdır. Oysa erken mesleğe yönelmek isteyenler için Türkiye’de uzun süredir yaygın biçimde iki yıllık meslek yüksekokulları ve ön lisans programları bulunmaktadır. Bu yönüyle, lisans süresinin kısaltılmasının yeni bir ihtiyaca yanıt verdiğini söylemek mümkün değildir.
Mevcut yükseköğretim verileri zaten bu durumu açıkça ortaya koymaktadır:
Türkiye’de aktif durumda bulunan 205 üniversite, 2068 fakülte, 327 yüksekokul, 1019 meslek yüksekokulu ve toplam 7227 aktif program bulunmaktadır. Yükseköğretimde okuyan toplam öğrenci sayısı 6.715.761’dir. Bu öğrencilerin 3.064.184’ü meslek yüksekokullarında (ön lisans programlarında) öğrenim görmektedir. Buna ek olarak, 1.080.280 açık ve uzaktan öğretim lisans öğrencisi de bulunmaktadır.
Bu verilerden hareketle Türkiye’de öğretim süresine göre öğrenci dağılımı şöyledir:

Bu veriler, YÖK’ün “erken istihdam” gerekçesinin, mevcut yükseköğretim gerçekliğiyle örtüşmediğini açık biçimde göstermektedir. Yükseköğretim sistemimizdeki mevcut öğrencilerin yalnızca %38,29’u 4-6 yıllık örgün programlara devam etmektedir. Geri kalan %61,71’lik kesim ise ya YÖK’ün istediği gibi erkenden istihdama katılmak üzere 2 yıllık okullarda okumaktadır ya da hâlihazırda açık öğretime devam ettiği için “istihdama uygun” durumdadır.
EN YÜKSEK İŞGÜCÜNE KATILIM YÜKSEKÖĞRETİM MEZUNLARINDA
Kamuoyunda zaman zaman yükseköğretim mezunlarının büyük ölçüde işsiz olduğu yönünde yanıltıcı bir algı oluşturulmaktadır. Oysa resmi istatistikler bu iddiayı doğrulamamaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre, eğitim düzeyine göre işgücüne katılım oranları incelendiğinde, en yüksek katılım oranı yükseköğretim mezunları arasında görülmektedir.
2024 yılı itibarıyla, 15 yaş ve üzeri nüfusta genel işgücüne katılım oranı %54,2 iken, yükseköğretim mezunlarında bu oran %77,5 düzeyindedir. İşgücüne katılma verileri yükseköğretim mezunlarının diğerlerine göre daha fazla istihdam olanağına sahip olabildiğini göstermektedir.

Bu veriler, toplam nüfus içinde, en yüksek işgücüne katılım oranlarının yükseköğretim mezunları arasında olduğunu açıkça göstermektedir. Buradaki asıl sorun istihdam piyasasındaki daralma ve mezunların kendi alanlarında iş bulamamaları ile ilgilidir. Bu sorunları iş piyasalarına daha fazla insan dâhil etmekle değil, ancak emeği önceleyen yeni bir istihdam yapılanmasıyla çözmek mümkün olabilir.
SÜRE MESELESİ KREDİ VE SAAT DEĞİL, ÖZÜMSEME VE NİTELİK MESELESİDİR
Yükseköğretimde derslerin yalnızca kredi ve saat hesabıyla art arda dizilmesi, bilimsel bir eğitim yapıldığı anlamına gelmez. Üniversite eğitimi yalnızca bir meslek kazandırma süreci değildir; bilimsel bakış açısının edinilmesini, araştırma yapma, sorgulama, sorun tanımlama ve çözüm geliştirme becerilerinin kazanılmasını, dünyayı anlama ve değişimi yönlendirme kapasitesinin geliştirilmesini hedefleyen bütünlüklü bir süreçtir. Aynı zamanda öğrenmenin öğrenilmesini ve yeni bilgi üretimini mümkün kılan yapısal bir eğitim biçimidir.
Üniversite eğitimi, kuramsal ve uygulamalı dersleri, temel bilimleri, sosyal bilimleri, kültür ve sanatı, laboratuvar çalışmalarını ve saha araştırmalarını bir arada içeren, birbirini tamamlayan bileşenlerden oluşur. Yükseköğretimden bu bileşenler çıkarılıp yalnızca mesleki uygulama becerileri bırakıldığında, geriye üniversite değil, MESEM ya da çıraklık sistemi kalır.
NİTELİKLİ ORTAÖĞRETİM VE YÜKSEKÖĞRETİM SORUNU
Ülkedeki yükseköğretimin temel sorunlarının başında, ortaöğretimde yaşanan ciddi nitelik kaybı gelmektedir. Eğitimin ticarileştirilmesi ve dinselleştirilmesine yönelik uygulamalar, ortaöğretimdeki niteliksizleşmeyi daha da derinleştirmektedir. Sınav odaklı eğitim anlayışı, okulların fiziksel altyapı ve donanım eksiklikleri, kalabalık sınıflar, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocuk ve gençlerin dini cemaat ve vakıflara yönlendirilmesi, öğretmenlere insanca yaşayabilecekleri ücretler ödenmemesi ile birlikte sözleşmeli öğretmenlik gibi uygulamalar gibi yaklaşımlar, ortaöğretim kurumlarını giderek işlevsiz hale getirmektedir.
Bu koşullar altında, üniversite sınavlarında matematik ve fen alanlarında eksi netlerle mühendislik, mimarlık ve şehir plancılığı gibi bölümlere yerleşen öğrencilerin bulunması şaşırtıcı değildir. Böyle bütünlüklü olarak düşünüldüğünde, yükseköğretimde yaşanan sorunların kaynağının eğitim süresinin uzunluğu olmadığı, pek çok başka sorunla birlikte alt kademelerde biriken nitelik kaybının da önemli bir etken olduğu açıkça görülebilir.
BİLİM VE ARAŞTIRMA SÜRECİNİN YOK SAYILMASI
Eğitim süresinin kısaltılması ve yaz aylarının da akademik takvime dâhil edilerek öğretimin sıkıştırılması, akademik kadroları yalnızca ders anlatmaya zorlayan bir işleyiş yaratacaktır. Bu durumda öğretim elemanları araştırma yapmaktan, bilimsel çalışmalara katılmaktan, proje üretmekten ve akademik olarak kendilerini geliştirmekten giderek uzaklaşacaktır.
Ders yükünün yılın on iki ayına yayılması, bölüm derslerinin bilimsel ve teknik niteliğini aşındıracak, üniversitelerde araştırma faaliyetlerini fiilen sona erdirecektir. Öğrenciler ise yıl boyunca ders almaya zorlanarak sosyal, kültürel ve entelektüel gelişimlerini destekleyen üniversite yaşamından mahrum bırakılacaktır.
Gerçek sorun, yükseköğretimde çok ders verilmesi ya da eğitimin süresinin uzunluğu değildir. Asıl sorun, içeriği boşaltılmış, bilimsel niteliğini yitirmiş programlardır. Tartışılması gereken eğitim süresi değil, eğitimin niteliği, derinliği ve bilimsel içeriğidir.
Açıklamalarda kullanılan “esneklik”, “verimlilik” ve “uluslararası uyum” gibi kavramlara rağmen, bu yaklaşımın arka planında yükseköğretimin akademik eğitimden uzaklaştırılması, sistematik biçimde piyasalaştırılması ve daraltılması bulunmaktadır. Eğitim süresinin kısaltılmasının temel amacı, yükseköğretimi kamusal bir alan olmaktan çıkararak sermayenin kısa vadeli ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmaktır. Bu durum, üniversitelerin bilimsel bilgi ve teknoloji üreten kurumlar olmaktan çıkıp yalnızca işgücü belgesi dağıtan yapılara dönüşmesi riskini doğurmaktadır.
YETKİ, YÖNETİM VE DEMOKRASİ AÇISINDAN DA SORUNLU BİR YAKLAŞIM
Mevcut anayasal ve yasal düzenlemelerde dahi üniversiteler özerk kuruluşlar olarak tanımlanmıştır. Program önerileri, ders içerikleri ve akademik takvim de dâhil olmak üzere akademik konularda karar alma yetkisi, bölüm ve fakülte akademik kurulları ile üniversite senatolarına verilmiştir.
Bu çerçevede YÖK’ün yukarıdan, merkezi ve keyfi biçimde yaptığı belirlemeler yalnızca bilimsellikten uzak değildir; aynı zamanda demokrasi ve uygar bir toplum anlayışı bakımından da ciddi sorunlar barındırmaktadır.
BİLİM, AKIL VE DEMOKRASİYE DAYALI YÖNETİM İHTİYACI
Eğitim ve öğretim sürelerine ilişkin kararlar, tüm toplumu ilgilendiren kamusal kararlardır ve hiyerarşik, bürokratik bir yapıya devredilemez. Bilimsel ilerleme, aydınlanma ve demokrasi için üniversitelerin kurumsal özerkliği ve bilimsel özgürlükleri güvence altına alınmalıdır.
Öğretim süreleri, programların içeriği ve üniversitelerin işleyişi, bilimin, aklın ve çağdaş uygarlığın birikimleri temel alınarak, ilgili akademik kurullar tarafından belirlenmelidir.
SONUÇTA
Bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, lisans eğitiminin süresinin kısaltılmasına ve dual öğretim modelinin yaygınlaştırılmasına yönelik girişimlerin, ne yükseköğretimin mevcut gerçekliğiyle ne gençlerin ihtiyaçlarıyla ne de bilimin ve üniversitenin tarihsel-toplumsal işleviyle örtüştüğü görülmektedir. Tartışma, teknik bir “takvim” ya da “kredi saati” meselesi değil, üniversitenin ne olduğu, ne işe yaradığı ve kimin için var olduğu sorusudur.
Üniversiteler, hızlandırılmış diplomalar üreten, işletmelerin kısa vadeli ihtiyaçlarına göre biçimlenen yapılar değildir. Üniversiteler, bilimsel bilgi üreten, eleştirel düşünceyi geliştiren, toplumsal sorunlara kamusal sorumlulukla yaklaşan ve gençlere yalnızca bir meslek değil, bir gelecek ufku sunan kurumlardır. Eğitim süresini kısaltmak, araştırmayı tasfiye etmek ve akademiyi öğreticiliğe indirgemek; üniversiteleri güçlendirmez, tersine zayıflatır.
Yükseköğretimin karşı karşıya olduğu sorunlar, süreyi daraltarak, öğretimi sıkıştırarak ya da üniversiteleri MESEM benzeri yapılara dönüştürerek çözülemez. Asıl ihtiyaç duyulan, nitelikli ortaöğretimden başlayarak yükseköğretimi yeniden kamusal, bilimsel ve özerk bir zeminde ele alan bütünlüklü bir yaklaşımdır. Bilimsel özgürlüklerin, akademik özerkliğin ve demokratik yönetimin güvence altına alınmadığı hiçbir düzenleme, üniversitelerin ve toplumun yararına olmayacaktır.
Bu nedenle, yükseköğretimi piyasanın dar gereklerine göre yeniden biçimlendiren, bilimi, araştırmayı ve üniversite yaşamını ikincilleştiren bu anlayışı kabul etmiyor, üniversitelerin kamusal, bilimsel ve özerk niteliğini savunmaya devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
Çukurova Öğretim Elemanları Derneği Yönetim Kurulu