1950’li ve öncesi yıllardan seslenmeye çalışalım; bakalım kaç hemşerimiz duyacak ve anımsayacak. Konumuz sağlık… Sağlık der demez aklımız hasta, doktor ve ilaç gelir, öyle değil mi? Eskiden de böyleydi… Af edersiniz, eskiden böyle değildi. “Nasıldı?” sorusunu cevaplamak bize farz oldu. Cevaplayalım efendim.
ÖNCE KOCAKARI
Her kim şurasını, burasını beğenmiyor ve “sizden ırak” hastalıktan bahsediyorsa, önce aile içinde, olmadı konu komşuda bilgisiyle tanınmış koca karı veya koca herife durum anlatılır. Bunlara tedavi alanındaki usul-erkân açısından güvenilir. Kaynatılacak yapraklar, çiçekler ve bunlara katılacak pekmez, bal, tahin ve en çok da baharatlar ilk reçetedir.
ŞİŞE ÇEKİLİRDİ
Kas tutulmaları, adale ağrIları, soğuk algınlığı gibi rahatsızlıkların tedavisi ise “şişe çekilerek” yapılır. Şişe, ağız tarafı kalın, dip tarafı küresel bardaklardır. Uygulama iki türlüdür. Birincisi, ucunda ispirtoya batırılmış pamuk bulunan şişle; tutuşturulmuş pamuk şişenin bir yanına sürülerek buraya bir miktar ateş aşılanır ve şişe deriye sıkı sıkı yapıştırılır. Şişedeki hava soğuyunca, deri, vakum nedeniyle, içeriye doğru çekilir. İkinci yol ise temelde aynıdır. Bu kez didiklenmiş azıcık pamuk şişelerin dibine yerleştirilir. Pamuk kibritle yakılır yakılmaz şişe deriye yapıştırılır. İspirtolu olsun, pamuklu olsun, uygulama iki üç kez tekrarlandıktan sonra sırta bol miktarda ispirto sürülür. Haydi şifalar olsun!..
AYNALI DOKTOR
Hastalık çok ağır değilse, tehlikeli yaralanma, kırık filan yoksa, kısacası, cankurtaranlık bir durum mevcut değilse, hastane kimsenin aklına gelmez, doktora gidilirdi. Doktor tabelalarına her caddede bol bol rastlardık. O yıllarda Tıp da Osmanlıcanın baskısı altındaydı. Uzman yerine “Mütehassıs”, İç Hastalıkları yerine “Dahiliye”, Üroloji yerine “Emraz-ı Zühreviye” gibi terimler kullanılırdı.
Röntgeni getiren doktorlar birden itibar yükseltti. Röntgen filmine “ayna” demeye başladılar. “Eyyice maayene etti. Bir de aynaya baktı. Soona reçeteyi yazdı. Borcumu sordum, (Bugün Cuma, para almıyorum. Sadece 5 Lira ayna parası ver, yeter) dedi” gibi ifadelere defalarca tanık oldum.
TURPUN BÜYÜĞÜ: İLÂÇ
O yılların doktor reçeteleri şimdikilerden çok farklıydı. İstisnaları saymazsak, ilâçların içeriğini doktor kendi belirlerdi. “Şu kadar miligram şu maddeden, bu kadar miligram bu maddeden, şu kadar gram filân maddeden” gibi tariflerdi reçeteler. Eczacı, reçeteyi alıp inceledikten sonra, iki saat ile beş saat sonrası gibi saat verirdi. O yıllarda her eczanenin laboratuvarı vardı. İlâçlar eczanede hazırlanırdı. Şuruplar kahverengi şişede, yuvarlak macun topları halinde sunulan haplar kartondan yapılmış yuvarlak kutularda sunulurdu.
SON BEYİT: ÇERÇİ YUSUF
Doğru muydu, yanlış mıydı bilemiyorum. Adana’da en ünlü tedavi kurumu(!) Çerçi Yusuf’tu. Büyükçe mağazasında “yok” yoktu. Her türlü hastalığa karşı kullanabileceği sayısız ot çeşitleri, yağlar, tozlar, kimyasal maddeler bulunurdu. Geleni dinler, bir-iki soru sorduktan sonra da iyi gelecek maddeleri sarıp teslim ederken bir de tarif verirdi. İddia odur ki, bazı doktorlar iyileştiremedikleri hastaya “Sen bir de Çerçi Yusuf’a uğra” derlermiş.
Aklıma gelmişken sorayım. Siz hiç kurşun döktürdünüz mü?