Eğitim Enstitüleri yatılı okumak zorundaydı. Yatılılık, bilinçli bir pedagojik tercihti. Eğitim Enstitülerinin yatılı olması bir imkân meselesinden çok, iyi düşünülmüş bir devlet politikasıydı.
Amaçlar şunlardı:
Yani eğitim, yaşamın tamamına yayılmıştı.
Yatılı eğitim, öğretmenlik kimliğini erken dönemde kuruyordu. Öğrenci, daha ilk günden, düzenli yaşam, sorumluluk, kamusal duruş
içine giriyordu. Bu da öğretmenliği, sonradan öğrenilen bir iş değil, yaşanarak içselleştirilen bir kimlik haline getiriyordu.
Yatılı okullarda, öğretmenler sadece ders anlatmaz, etütlerde, yemekte, törenlerde hep öğrencilerle beraberdir. Yani öğretmen, öğrencinin zihninde “anlatan kişi” değil, yaşayan bir örnektir.
Yatılılık genelde sert disiplinle anılır ama Eğitim Enstitülerinde asıl hedef, kör itaat değil, özdenetim kazandırmaktı. Bunu sağlayan da, günlük program, etüt saatleri, nöbet sistemi, ortak sorumluluklar, vs.dir. Böylece geleceğin öğretmeni ileride sınıf yönetiminde ihtiyaç duyacağı, zaman yönetimi, otorite kurma, adalet duygusu
ile donanmış olur.
Yatılı Eğitim Enstitüleri, sessiz ama güçlü bir toplumsal eşitleyiciydi. Köyden, kasabadan, yoksul ailelerden gelen öğrenciler, barınma, beslenme, kitap sorunu yaşamadan okuyabiliyordu.
Böylece öğretmenliğin kentli elit meslek olmasının önüne geçiliyor, sınıfsal farklar törpüleniyor, meslek dayanışması güçleniyordu. Yatılı yaşam, paylaşmayı, dayanışmayı, birlikte karar almayı öğretiyor, bu da, mezuniyet sonrası öğretmenler arasında güçlü bir meslek etiği, okullarda kurumsal sadakat yaratıyordu.
Bugün hâlâ “Eğitim Enstitülü öğretmen” dendiğinde akla, ciddiyet, görev bilinci, dayanıklılık gelir.
Yatılılık kalkınca, öğretmen yetiştirme parçalandı, meslek kültürü zayıfladı, öğretmenlik, bireysel bir kariyere indirgendi.