Oktay EROL

Tarih: 28.01.2026 23:01

NE YAPMALI/ KADINLAR

Facebook Twitter Linked-in

Bugün kadın olmanın zorluklarından söz etmek yanlış olmaz… Sokakta yürürken bakışların ağırlığını, işyerinde sözlü ya da fiziksel baskıyı, evde görünmez yüklerin sırtlanışını... Her gün yeni bir şiddet haberiyle uyanıyoruz; kimi zaman sokak ortasında, kimi zaman evin kuytusunda. Salt kadınlar için değil, toplum için de bu sıradanlaşan olaylar büyük yara... Nazım’ın dizelerinde dediği gibi, “Soframızdaki yeri / öküzümüzden sonra gelen / kadınlar / bizim kadınlarımız.” O dizeler, günümüzün acı gerçeğini yansıtmaya yetiyor aslında. Kadın yalnızca sofrada değil, yaşamın her alanında hak ettiği yeri almalı. Şiddetin karabasanından çıkıp özgürlüğün ışığına yürümeli.

Kadınların yaşadığı bu eşitsizlik, toplumsal çürümenin de belirtisi. Kentlerin kalabalık alanlarında bile şiddetin yineleniyor olması, çocuklarının gözleri önünde kadınların katledilmesi “korkuyu” da tetikliyor… Kadının iş gücüne katılım oranı düşüyor, eğitimden koparılan kız çocukları geleceğin özgür bireyleri olmaktan uzaklaşıyor…

***

Türkiye nüfusunun yarısını oluşturan kadınların önemli bir bölümü korku içinde yaşamını sürdürürken, bir yandan da yapağılaşmış sorunlardan kurtulmanın yolları arıyor… Gerekli yerlere başvuruyor, düşünü bölen korkularını yenmeye çalışıyor, kaygılarını çocuklarından uzak tutmak için uğraş veriyor…. Veriler ortada; TÜİK’in 2025 araştırmasına göre kadınların yaklaşık %38’i yaşamında en az bir kez fiziksel şiddetle karşı karşıya kaldığını belirtiyor. Yalnızca 2024 yılı içinde resmi kayıtlara geçen 300’ün üzerinde kadın cinayeti var; bu sayı her ay onlarca kadının yaşamını yitirdiğini gösteriyor. Kadınların %60’ı “her an şiddete uğrama kaygısı” taşıdığını belirtiyor...

Türkiye’de kadınların iş gücüne katılım oranı %35-40 düzeyinde. OECD ortalaması %60’ın üzerinde olduğu belirtiliyor. Bu olgu toplumsal eşitsizliğin çıplak göstergesi... Kadınların %62’si iş yaşamında cinsiyet eşitsizliğiyle karşılaştığını, %48’i “cam tavan” engelini yaşadığını söylüyor. Bir şirkette kadın çalışan sayısı çok olabilir, ancak orta derecede yöneticilik yaparlar genelde, üst yönetim kurulu ya da CEO düzeyinde kadın sayısı yok denecek kadar azdır…

***

Işıklarda uyusun… Duygu Asena yıllarca “Kadının adı yok” dedi, bunu ataerkil toplumun ürünü sayarken çeşitli örnekler verdi, yaşamını kadının yaşadığı “bilinmezliklerle” doldurdu… Bugün yaşanan şiddetin büyük nedeninin “ekonomik” olduğu gerçeği... Çalışanlar emeğinin karşılığını alamıyor, evin geçimini sağlayacak kazanımı elde edemiyor, eksikler her geçen gün büyüyor, mutfak masrafı artıyor, market/ pazar/ kira yükü ağırlaşıyor. Dışarıda şatafat içinde yaşayan azınlık doymazların saçarak harcama yapması, toplum düzeninin kaygıya bürünmesinde etken oluyor… Hakça bölüşümün sağlanamadığı, birçok temel gereksinimin ertelendiği bir ortamda en ağır yükü kadınlar taşıyor.

Evde çocuklarının beslenmesini, okul masrafını, sağlık giderini karşılamak için çırpınıyor. İşyerinde düşük ücretle çalışıyor, çoğu zaman sigortasız bırakılıyor. Ekonomik sıkıntı, şiddetin ana yapısını besliyor; yoksulluğun büyüttüğü öfke kadına şiddeti besliyor... Şiddetin nedeni bireysel öfkeden çok ekonomik eşitsizlik, sınıfsal adaletsizlik, toplumsal cinsiyet kalıpları... Eşit ücret, güvenceli iş, insanca yaşam koşulları sağlanmadıkça şiddet hep yaşamımızda olacak. Kadının adı, emek değer bulmadıkça “yok” olmayı sürdürecek…

***

Kadının özgürleşmesi, yalnızca bireysel istençle sağlanabilecek bir olgu değil, toplumsal dönüşümle olasıdır. Bunun için eğitimde fırsat eşitliği gerçekleşmeli; kız çocuklarının okullaşması güvence altına alınmalı, erken yaşta evlilikler kesin biçimde engellenmeli, gerici yapılanmaların bu konudaki çabalarına ödün verilmemelidir. Hukuk sistemi cezasızlık kültürünü kırmalı, şiddet uygulayanın karşısında caydırıcı bir güç olmalıdır. İş yaşamında kadınların önünü kesen “cam tavan” engelleri kaldırılmalı, eşit ücret/ güvenceli iş düzeni yaşama geçirilmelidir.

Medya, ayrımcı dili terk ederek kadını küçülten kalıplar yerine eşitliği besleyen bir söylem üretmelidir. Toplumsal dayanışma ağları güçlendirilmeli; kadınların birbirine omuz vermesi kadar erkeklerin de bu uğraşın parçası olması sağlanmalıdır. Sendikalar, meslek örgütleri kadınların istemlerini görünür kılmalı, yerel yönetimler kadın dostu politikalar geliştirmelidir. Çünkü kadının özgürlüğü, toplumun da özgürlüğüdür. Demokrasi, ancak kadınların sesi duyulduğunda, emeği değer bulduğunda anlam kazanır; şiddet olmadan “kadının adı” konur… 

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —